Probiyotik süt ürünlerinin, ilkbaharda görülen polen alerjisinin etkilerini azaltabileceği bildirildi.
İngiltere'deki Gıda Araştırmaları Enstitüsünden araştırmacılar, probiyotik ürünlerde bulunan "dost bakterilerin" etkilerini mevsim alerjisi olan kişiler üzerinde araştırdı.
5 ay boyunca her gün bir bardak probiyotik süt içen katılımcılardan, polen mevsiminden önce, polen mevsiminde ve bu dönemin bitiminde kan aldı.
Günde bir bardak probiyotik süt içmenin bağışıklık sistemi üzerinde etkili olduğu görüldü. Vücudun polenlerle karşılaşınca, alerjik tepkilere neden olan histamin maddesinin salgılanmasına yol açan IgE antikorundan çok sayıda ürettiğini ifade eden bilim adamları, bu aşırı IgE üretiminin probiyotiklerin alınımıyla kontrol altına alınabileceğini söyledi.
Ayrıca probiyotik süt içen kişilerde alerjilere karşı koruyucu rol oynayan IgG antikorunun seviyesinde artış görüldü.
Ancak araştırmacılar bunun küçük çaplı bir araştırma olduğunu ve kesin sonuçlar için başka araştırmaların yapılması gerektiğini de vurguladı.
Araştırma, "Clinical and Experimental Allergy 2008" dergisinde yayımlandı.
Bir araştırmaya göre bilişim sektörü çalışanları, akıllı telefon türü cihazları, dizüstü bilgisayarlardan daha büyük güvenlik riski olarak görüyor. İlginç sonuçlar haberimizde.
Bilgi teknolojileri (BT) sektörünün çalışanları arasında yapılan bir araştırma, işi teknoloji olan insanların, PDA ve benzeri akıllı telefonları, güvenlik açısından dizüstü bilgisayar ve mobil depolama birimlerinden daha riskli bulduklarını ortaya koydu. 300 kıdemli BT çalışanından %90'ı dizüstü bilgisayarları güvenlik tehdidi olarak görürken, bu oran akıllı telefonlarda %94'e çıkıyor.
PDA, Şirket Ağını Tehlikeye Atıyor
Credant Technologies tarafından yapılan araştırmada bir diğer önemli sonuç ise, akıllı telefonların %90'ının şirket ağına herhangi bir ekstra güvenlik olmaksızın erişebilmesi. PDA ve benzeri akıllı telefonlarla ilgili en önemli güvenlik sorunu da bu şekilde tanımlanıyor; telefonu kullanırken kimsenin şifreyle uğraşmak istememesi.
Aynı BT çalışanlarından %40'ı dizüstü bilgisayarlarındaki verileri şifrelerken, geri kalanı bilgilerinin korunacak kadar önemli olmadığı kanaatinde. Araştırmayı yapan yetkililere göre, firmaların güvenlik amacıyla akıllı telefonların da ciddi birer tehdit unsuru olabileceklerini kabul edip cihazları ve içerdiği bilgileri buna göre kontrol altında tutmaları gerekiyor.
Bugünlerde her zaman yaptığınız işler sizi her zamankinden daha fazla mı yoruyor?
Alacağınız küçük önlemlerle yorgunluk sorunundan kurtulmanızı sağlayacak yolları işin uzmanları gösteriyor. Banyonuzun ısısından günde içeceğiniz su miktarına, menünüzden seçeceğiniz spora kadar küçük ama etkili önlemler alarak yorgunluktan kurtulmanız mümkün.
Uykudan önce süt içmeyin Sabahları yataktan yorgun argın kalkanlar dikkat: Hareket miktarınız arttıkça yorgunluğunuz azalacak. Prof. Dr. Ayşen Yücel'e göre hareketsiz yaşamlar yorgunluğu davet ediyor.
Anadolu Sağlık Merkezi'nden Prof. Dr. Ayşen Yücel, yorgunlukla ilgili sorduğumuz soruları yanıtladı.
EN ÇOK YORULAN ASLINDA EN AZ ÇALIŞANDIR
* Neden bazı dönemlerde daha çok yoruluruz?
Bazı dönemlerde yeterli besin alınmaması, vücutta vitamin ve minerallerin eksik kalması, tiroit bezinin çalışma düzensizlikleri, tansiyon, kalp, enfeksiyon hastalıkları hatta sigaranın fazla içilmesine bağlı olarak da yorgunluk artabilir.
* Yorgunluk ve ağrı neden artık daha fazla görülüyor?
İnsanlar maalesef giderek daha az hareketli bir yaşamı benimsiyorlar. Kapısının önünden arabasına gidip işine giden, gün boyu işte bilgisayar karşısında çalışan, son derece aktivite yapan ve akşam yine evine arabayla gidip yemek yedikten sonra yatan insanlar haline geldik. Bu kadar hareketsizlik aslında insanın vücut yapısına aykırı bir durum. Çünkü hem kaslarımız hem de eklemlerimiz fizyolojik olarak belirli hareketleri gerçekleştirmek üzere düzenlenmiştir. Yani biz eklem ve kaslarımızın sağlıklı olmasını istiyorsak onları hareket ettirmek, çalıştırmak zorundayız. Hareketsiz yaşamın iki kötü sonucu var: Biri şişmanlık, diğeri ise, ağrı ve yorgunluk hissi. Ama maalesef günümüzde kişiler daha çok şişmanlığa konsantre olmuş durumdalar; diyet yapıyorlar, bitkisel ürünler kullanıyorlar ancak hareketsiz yaşamın diğer kötü sonucu olan yorgunluğu göz ardı ediyorlar.
TEMBELLİKTEN KURTULUN
* Hareketsizlik nasıl yorgunluk ve ağrıya yol açıyor?
Hareketsiz bir kişide giderek kas tembelliği oluşup, kasların doğal kasılı olma hali ortadan kalkıyor ve eklemler yıpranıyor. Bu durum zamanla kişinin kendisini yorgun hissetmesi gibi sonuçlara neden oluyor. Bununla birlikte eğer kişi farklı zamanlarda, beklenmedik bir şekilde ani hareket ederse ya da yorucu bir aktivitede bulunursa (örneğin, çok hareketsiz bir kişi arkadaşlarına söz verdiği için maç yaparsa ya da yine günlük yürüyüşü hiç adet edinmemiş bir kişi trekkinge giderse) bu insanlarda çok şiddetli kas ve eklem ağrıları görülüyor. Eğer kişi hareketsiz bir hayatı yaşam tarzı olarak benimserse genel ya da bölgesel olarak kas ağrıları ve yorgunluk hissi ortaya çıkar.
* Hangi ağrılar bunlar?
Genel olarak bazı kişiler daha çok boyun kasları, sırt kasları, üst kol kaslarıyla seyreden baş boyun bölgesi ağrıları ve o bölgede güçsüzlük, yorgunluk hissediyor. Diğer bir grup ise, daha çok sırt, bel, bacak kasları bölgesinde yorgunluk ve ağrı hissediyor. Biz bunlara genel olarak 'miyofasyal ağrılı hastalar' diyoruz. Çünkü miyofasyal ağrıda kasların bazı noktaları zaman içinde hassasiyet kazanıyorlar ve bu hassas nokta ya da tetik noktalar dediğimiz bölgeler çeşitli faktörlerle kasta ağrılı kasılmalar oluşturuyorlar. Örneğin soğuk veya sıcak havada ya da yorgunluk ve stresin birlikte olduğu durumlarda kas kasılmasına bağlı ağrılar yaşanır. Baş-boyun ağrısı olan hastalarla, ya da kas kasılmasına bağlı bel-bacak ağrısı olan hastalarda buna dikkat etmek gerekir.
SOĞUK AĞRI YAPAR
* Çok soğukta kalmak ağrıya mı yol açıyor?
Evet, çünkü çok soğukta kalınca kişilerde kas kasılması oluyor. Normalde soğukta kaslarımızı kasarız. Sıcak bir yere girdiğimizde insanın kasları gevşer. Ama bu zemini olan bir insanda kas kasılı kalır ve çok şiddetli ağrısı olur. O yüzden hastalar "Soğuğa çıktığım zaman çok şiddetli ağrılarım oluyor" derler. Bu hastalar, hareketsiz hayat tarzını devam ettikçe bu ağrılara bir de yorgunluk eklenir. Bir süre sonra, "Ben uzun süre bilgisayarda çalışıyorum sonra kollarım o kadar yoruluyor ve kendimi o kadar halsiz hissediyorum ki işime devam edemiyorum" demeye başlarlar. Ama bu grup hastayı, yani miyofasyal ağrı sendromları dediğimiz hastaları fibromiyaljiden ayırmak lazım.
Türkiye'de yetişkinlerin yüzde 20'sini etkileyen romatizmal hastalıkların, iltihaplı romatizma türünün, kadınlarda erkeklere oranla 2 kat daha fazla görüldüğü bildirildi.
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Tosun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, romatizmal hastalıkların kas-iskelet sistemini etkileyen ve her 7 kişiden 1'inde görülen hastalık olduğunu söyledi.
Romatizmal hastalıkların doktora başvurmada en yaygın ikinci toplum sağlığı sorunu olduğunu belirten Prof. Dr. Tosun, "Romatizmal hastalıklar gelişmiş ülkelerde çalışamamanın en önemli nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. Kronik hastalıkların ve fiziksel özürlülüğün en önemli nedenlerinden biri, erken emekliliğin ve maluliyetin en başta gelen nedenidir" dedi.
Prof. Dr. Tosun, 200 çeşit türü olan romatizmal hastalıkların, sağlık harcamalarının en fazla olduğu hastalıklardan biri olduğuna dikkati çekerek, şöyle devam etti:
"Halk arasında iltihaplı romatizma olarak bilinen Romatoid Artrit hastalığı toplumda her 100 kişiden 1-2'sinde görülmektedir. Ülkemizde yetişkinlerin yüzde 20'sini etkileyen romatizmal hastalıkların, iltihaplı romatizma türü, kadınlarda erkeklere oranla 2 kat daha fazla görülüyor. Şiddetli iltihaplı romatizma, beklenen yaşam süresini kadınlarda 3-8 yıl azaltıyor.
Belirtileri arasında ateş, halsizlik, iştahsızlık, yorgunluk, kilo kaybı, eklemlerde ağrı, şişlik, ısı artışı, bazen kızarıklık, hareketlerde kısıtlanma, şekil bozukluğu, gece yakınmalarda artma, sabah tutukluğu ve iç organ tutulumları bulunuyor."
Stres, saç boyası, silikon hastalığa neden oluyor
Prof. Dr. Tosun, yaşam kalitesini önemli oranda bozan iltihaplı romatizmal hastalığın, erken tanı ve düzenli tedavisinin önemli olduğunu söyledi.
İltihaplı romatizmal hastalıkların teşhis ve tedavisinde gecikmeler nedeniyle birçok insanın hayattan kopmasına ve yaşam süresinin kısalmasına neden olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tosun, "Kentlerde yaşayanlarda daha sık görülen hastalık, her yaşta, bölgede, iklimde, ırkta görülüyor ve her eklemi etkileyebiliyor. Besinlerle kanıtlanmış bir ilişkisi bulunmayan hastalık, zaman zaman iyileşme ve kötüleşme şeklinde sürüyor" dedi.
Prof. Dr. Tosun, rutubet ve nemin mevcut şikayetleri artırdığını ifade ederek, şunları kaydetti:
"İltihaplı romatizmal hastalıkların nedenleri arasında stres, güneş ışınları, bazı ilaçlar (antibiyotik, antitirod, antiromatizmal) yer alıyor. Aşırı miktarda sigara kullanımı, günde 4 fincandan fazla kahve tüketimi de hastalığın nedenleri arasında.
Ayrıca saç boyaları, vücuda uygulanabilen silikon maddesinin de iltihaplı romatizmal hastalıklara yol açtığı bilinmekte. Hamilelik döneminde iltihaplı romatizmaya bağlı şikayetler azalır, sonrasında ise tekrar başlar."
Sitemizi yakından takip edenler hatırlayacaklardır. Bir müddet once internet adreslerinde dolaşan bir yazıda coca colanın sırrının E120 Karmin boya maddesi olduğunu iddia ediliyordu. Bize de gönderilen o yazıya hakettiği bir cevabı sitemizde yayınlamıştık.
Bugünlerde yine bazı basın organlarında benzer bir haber gerçekmiş gibi yayınlanmaktadır. Haberde yine coca colanın sırrının çözüldüğü belirtilmekte ve bu sırrın E211 Sodyum benzoat olduğu, bu maddenin de pekçok hastalıklara sebebiyet verdiği bildirilmektedir.
Bu haberler maalesef doğru değil, üstelik, bu tür haberler kola firmalarının ekmeğine yağ sürmektedir.Halbuki coca colanın gizli tutulan özütünün sırrı çok daha karanlık ve şüpheli bir durum arzetmektedir.
Aşağıda Prof.Dr Mustafa Nutku Hocanın bize gönderdiği bir açıklamayı dikkatinize sunuyoruz.
“Coca-Cola, dünyanın en meşhur markasıdır.
Bu markadan bahsedilerek yapılan bazı yayınların gerçeğe uygunları da olmakla beraber büyük ekseriyetinin gerçek dışılığı dikkati çekmektedir.
Bu şekilde, "Coca-Cola'nın sırrı anlaşıldı" gibi başlıklar altında halkın meşhurlarla ilgili merak veya helali aramak gibi duygularını istismar ile, bilerek veya bilmeyerek asıl tenkit edilecek yönü üzerinde sulandırmalar yapılmış olmaktadır.
Bu konuda "Coca-Cola'nın sırrı anlaşıldı"denilerek basında yer alan son haberlerden biri, ambalajlı olarak satılan meşrubatın çoğunda bulunan "E 211-sodyum benzoat"katkı maddesinin "Coca-Cola'nın sırrı" olduğu haberiydi.
E 211-Sodyum benzoat, bakteri faaliyetini önleyici bir katkı maddesi olup, meşrubat ambalajları incelenirse, çoğunda ve bilhassa şeker ihtiva edenlerde bulunduğu açıkça yazılıdır, bunun Coca-Cola'nın sırrı ile alâkası olamaz.
Coca-Cola firması, bunun sağlığa zararından bahsedip öncelikle diyet kola ürününde bunu kullanmayacağını açıklamıştır ve başka yanlışları bir yana, bu konuda doğrusunu yapmıştır. Öncelikle diyet kola'da bunu kullanmayacağını açıklaması, diyet kola'nın şeker ihtiva etmeyen ve dolayısiyle bakteri faaliyetiyle terkibinin zamanla değişmesi ihtimali en az olan ürün olması sebebiyledir.
Yıl sonuna kadar da E-211 yerine kullanabileceği zararsız başka bir katkı araştıracağı anlaşılıyor.
"Doğruya doğru, eğriye eğri" demelidir.
Mübalağanın faydalı olmayıp aksine, gerçeğe zarar vereceği düşünülmelidir.”
Geçenlerde gazetelerde bir haber yer aldı.Her gün binlerce insanın şuursuzca içerek tükettiği meşrubatların paketlendiği teneke kutularda karşı karşıya kaldıkları büyük riskten bahsediyordu…
Ağızla direkt temas eden metal kutulu içeceklerin ambalajının mikroorganizma barındırabileceği belirtiliyordu….
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bülent Baysal, ve ekibince ağızla doğrudan temas eden metal kutulu içecek ambalajlarının yol açabileceği enfeksiyon riski araştırması yapıldı. Prof. Dr. Baysal, bu ambalaj türünün yapısı itibariyle mikroorganizma barındırabilme potansiyeline sahip olduğunu, bu kutularda kullanılan kapak açma mekanizması ile kutudaki içeceğe partikül geçme olasılığı bulunduğunu, direkt ağza temasının ise enfeksiyon kapma riskini mümkün kılabileceğini bildirdi. Prof. Dr. Baysal, bulaşmaya yol açabilecek mikroorganizmaların, bakteriler, virüsler, mantarlar olabileceğini, uygun olmayan stok ve raf şartları, yetersiz el temizliği gibi pek çok faktörün mikroorganizmaların kutu ambalajlar üzerindeki varlığını artırabildiğine dikkati çekti
Buradan hareketle kutu ambalaj içeceklerin taşıyabileceği enfeksiyon riskini tanımlayabilmek ve içecek sarfiyatının arttığı yaz ayları öncesi bu konuyu gündeme getirmek için bir araştırma yaptıklarını belirten Prof. Dr. Baysal, şöyle dedi: "Bu çalışmayı benimle birlikte, asistan arkadaşlarım Uzman Dr. Metin Doğu ve Araştırma Görevlisi Bahadır Feyzioğlu gerçekleştirdi. Toptancı, market, bakkal, büfe ve depolardan, firma ismi ya da marka dikkate almadan 100 metal kutu ambalajlı içecek ürün toplayıp, üzerlerinde çalıştık."
Yaz aylarında kutuların dış ortamda daha fazla kalması gibi durumların da enfeksiyon riskini önemli oranda artırdığını bildiren Prof. Dr. Bülent Baysal, şunları söyledi: ''Ağız temasının sağlandığı kapak bölgesinde bulunan ya da kapak açımı sırasında kutu içine geçebilecek mikroorganizmalar, sindirim, solunum ya da ağız bölgesinde bulunabilecek bir çatlaktan direkt olarak vücuda girme olasılığına sahiptir. Bu şekilde, solunum ve idrar yolu enfeksiyonları, hatta sarılık ve tüberküloz gibi hastalıklara bile yol açabilme potansiyeli vardır.
RİSK BÜYÜK….
Ancak rutin dışı tetkiklerle belirlenebilen mikroorganizmaların ve özellikle virüslerin varlığının da bu sonuçlara eklenebileceği düşünüldüğünde, riskin sanılandan daha büyük olduğu açıktır. Üretimden raf satış aşamalarına kadar metal kutu ambalaj, özellikle dudakla temas edilen kapak civarına kolonize olan mikroorganizmalarla temas edebilmektedir. kullanım öncesi son aşamada, ellerle olan temas sırasında mikroorganizmaların kapak bölgesine bulaşması da önemli olmaktadır."
Meşrubatların satışa sunulduğu Metal kutularda risk oluşturabilen mikroorganizmalar üzerinde uzun uzun durulurken, bu teneke kutuların içerisine doldurulan meşrubatların sağlığımız ve dini hayatımız üzerinde ne derece riskler oluşturduğu nedense gözardı edilmektedir.
Sitemizde bu güne kadar, bu konuyu içeren pekçok belge sunulmuştur. Ancak toplumun ve bilhassa gençliğin yaşam şartlarını tehdit eden bu riskli uygulamalar, gerçeği yansıtmayan reklamların gölgesinde anne babaların ve büyük etki gücüne sahip medyanın ilgisizliği ve duyarsızlığı sayesinde hızla devam etmektedir.
Başta kanser olmak üzere, allerji, astım, beyin hasarı, Alzheimer, Parkinson, Huntington hastalıkları, Sara (epilepsi). siroz, DNA bozuklukları, hiperaktivite, böbrek ve karaciğer hasarları, kalp ve sinir rahatsızlıkları, Büyüme hormonu baskılanması gibi pekçok hastalıklara davetiye çıkartan meşrubatlarda kullanılan bu katkı maddelerinin bazıları ise şöyledir:
E102 Tartrazin, E110 Yellow 6(Sunset Yellow, FCF, Orange Yellow S), E120 Karmin-Kokonial, E127 Red 3(Erythrosine), E133 Blue 1 ve Blue 2 (Brilliant blue FCF), E210-E219 Benzoatlar, E220-E228 Sülfitler, E250-E251 Sodium Nitrite (Sodium Nitrate), E310 Propyl Gallate, E320 BHA ve E321 BHT, E422Gliserol (gliserin), E441Gelatin(jelatin), E470-E477 Mono ve digliseridler ve esterleri, E621Monosodium glutamate (MSG), E924 Potassium Bromate, E950 Acesulfame-K, E951 Aspartame (Equal, NutraSweet), E1510 Etanol(etil alkol), E338 Fosforik asit, Kafein, ....
Bu katkı maddelerini içeren meşrubat ve diğer gıda ürünlerini tüketmemeye çalışmak sağlığımızı korumada çok önemli bir adım atmak demektir. Geliniz, ismi ne olursa olsun, markası ne olursa olsun, bu tüketim çılgınlığına bir son verelim neslimizi ve sağlığımızı kurtaralım!...
Piyasadaki bu ürünlere heves ederek “helal” etiketi ile benzer ürün üretmeye kalkan insanlarımız, yukarıda bir kısmını belirttiğimiz, kullanma sıklığına göre rizki artan bu katkı maddelerini kullanarak ne derece helal ürün ürettiklerini mutlaka yeniden gözden geçirmelidirler.
Çocuğunuzun derisinde döküntü, yüksek ateşi veya faranjiti mi var? Ya da daha kötüsü karaciğerinde büyüme?...
Bu belirtilerle karşılaşıyorsanız, çocuğunuz insandan insana yakın temasla geçen ve bu yüzden de halk arasında Öpücük Hastalığı olarak da bilinen hastalığa yakalanmış olabilir!
VKV Amerikan Hastanesi’nden Dr. Ayla Kamburoğlu Göksel'in verdiği bilgilere göre, halk arasında Öpücük Hastalığı olarak da bilinen Enfeksiyoz mononükleozun tipik özellikleri ateş, farenjit, kan tablosunda değişiklikler, lenf bezlerinde, karaciğer ve dalakta büyümedir. Bazen döküntü de klinik tabloya eşlik edebilir. Özellikle ampisilin türü antibiyotik tedavisi alan hasta çocuklarda bu döküntünün görülme sıklığı daha fazladır. Hastalığın çok nadir görülen komplikasyonları arasında merkezi sinir sistemi enfeksiyonları (aseptik menenjit, ensefalit), kan tablosunda ciddi değişiklikler ve kalp kasının etkilenmesi (miyokardit) sayılabilir. Hastalık farklı şiddette ortaya çıkabilir. Hiç fark edilmeyecek kadar hafif olabileceği gibi, çok ağır da seyredebilir. Hastalık, yenidoğan ve süt çocuklarında genellikle fark edilemeyecek kadar hafif geçer.
Yakın Temasla Buluşuyor
Epstein-Barr virüsünün tek kaynağı insandır. Enfeksiyoz mononükleozun bulaşması çocuklar arasında veya çocuk ile erişkin arasında yakın temas olması ile gerçekleşir. Bu nedenle klinik tablo Öpücük Hastalığı olarak da isimlendirilir. Bu virüs nadiren kan ürünlerinin verilmesi yoluyla da bulaşabilir. Enfeksiyoz mononükleoz okul çağı çocukları arasında sıklıkla rastlanabilir. Yılın her mevsiminde aynı oranda görülebilir. Hastalığın kuluçka dönemi 30 – 50 gün arasında değişir.
Hastalığın tanısı Epstein – Barr virüsüne özgü bazı kan tetkikleri ile olur. Enfeksiyöz mononüleozun spesifik bir tedavisi yoktur. Hastalıktan şüphelenildiğinde çocuklara ampisilin veya amoksisilin türünde antibiyotikler verilmekten özellikle kaçınılmalıdır. Böyle bir durumda çocukların büyük bir kısmında alerjik olmayan kırmızı renkli döküntü ortaya çıkabilir.
Kortizon Tedavisi Gerekebiliyor
Enfeksiyöz mononükleozun çok ağır ve komplikasyonlu seyrettiği hallerde kortizon tedavisinden yarar görülebilir. Hastalık bulguları tamamen ortadan kalkana kadar ve büyümüş dalak küçülene kadar çocukların özellikle yakın temastan ve yakın temas gerektiren spor dallarından kaçınmaları önerilir. Bağışıklık sisteminde bozukluk bulunan çocuklarda Epstein – Barr virüsü etkisiyle lenfatik sistemin veya kan hücrelerinin farklı yapılanmasına bağlı değişik hastalıklar görülebilir.
Bu haber toplam 2286 defa okunmuşturYukarı
Denizli Devlet Hastanesi kalp damar cerrahisi uzmanı Dr. Türkan Demir, kalp hastalığının son zamanlarda gençlerde yaygın olarak görülmesini, internet internetle gelen alışkanlıklara bağladı.
Dr. Demir, 12-18 Nisan arasında kutlanan Kalp Haftası dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı. 20. yüzyılın başından beri kalp hastalıklarının ölümün en sık sebepleri arasında yer aldığını belirten Demir, birçok ülkede olduğu Türkiye'de de en önemli ölüm sebeplerinden birinin koroner kalp rahatsızlığı olduğunu söyledi.
Demir, "İnternetin hayatımıza çok hızlı bir şekilde girmesi, gençleri dış dünyadan çıkararak hareketsiz bir yaşama davet etmektedir. Bunun yanısıra hazır yemek alışkanlığının artması da kalp hastalıklarına davetiye çıkarmaktadır. Düzenli ve sağlıklı beslenme yollarına başvurarak, spor yapmayı ihmal etmemeliyiz." dedi.
Koroner kalp rahatsızlığının genellikle orta ve ileri yaş hastalığı olduğunu da kaydeden Dr. Türkan Demir, "Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte gelişiminde sigara kullanımı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği (hiperkolesterolemi) gibi birçok risk faktörü vardır. Bunların düzeltilmesi durumunda hastalığın oluşması ya da ilerlemesinin önlenmesi umulmaktadır." şeklinde konuştu. Bilinçli diyetin kalbi koruduğunu da aktaran Demir, şunları söyledi:
"Kilo verme, sigarayı bırakma, hastanın tansiyonunu düzeltme ve egzersiz yapmasını sağlama, kalp hastalığı tedavisinin ilk aşamasıdır. Kolesterol seviyesindeki yüzde 1'lik düşme, hastalığın görülme sıklığını yüzde 2 azaltır. Düşük yağ ve yüksek lifli diyet, kolesterol seviyesini düşürerek kalp hastalıkları ve ölüm riskini azaltır."
AA
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Emel Erkek, yanlış ve bilinçsiz kozmetik kullanımının hastalıklara davetiye çıkardığını bildirdi.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Emel Erkek, ihtiyaca yönelik kozmetiklerin düzenli olarak kullanımıyla, yaşlanmanın etkilerini yavaşlatma ve geriletmenin mümkün olduğunu kaydetti.
Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken noktalar bulunduğunu vurgulayan Erkek, “Yanlış ve bilinçsiz kozmetik kullanımı, hastalıklara davetiye çıkarıyor. Kulaktan dolma bilgilerle veya ehli olmayan kişilerin önerisiyle kullanılan kozmetikler, fayda yerine zarar getirebilir” dedi.
Emel Erkek, kadınların yüzde 50-62’sinin derisinin hassas olduğunu, bu nedenle de kolaylıkla tahriş olabildiğini ifade ederek, uygun olmayan kozmetiklerin, kişilerde ciltte yanma, batma, kaşıntı, kuruluk, kepeklenme ve kızarıklık meydana getirebildiğini dile getirdi.
Kozmetik seçiminde kişinin yaşı, derinin tipi, hassasiyeti, yaşlanmasının derecesi, barındırdığı değişiklikler, mevcut diğer deri ve iç hastalıklar ile kişinin alışkanlıklarının dikkate alınması gerektiğini kaydederek, kullanılacak ürünlere dermatologla karar verilmesi gerektiğini bildirdi.
Kozmetiklerin içinde en çok kullanılanın nemlendiriciler olduğunu belirten Erkek, şu bilgileri verdi:
“Her tip nemlendirici cilt ihtiyacını karşılamaz. Kadınların çoğunun cildi, herhangi bir nemlendiriciye karşı kızarıklık ve kepeklenme gibi tepkiler verebiliyor. Nemlendiricilerin kendisi, alerjik reaksiyon veya tahriş yaratarak ekzemaya neden olabilir. Örneğin, akneli bir cilt için yağlı ve katı nemlendirici değil, akışkan, sıvı ve su bazlı nemlendirici kullanmak lazım.”
Açıklamasında, manikür ve pedikür yaptırırken de dikkatli olunması, aksi takdirde tırnak bozuklukları, tırnak etrafı infeksiyonları, Hepatit B, Hepatit C ve mantar infeksiyonları meydana gelebileceğini anlatan Doç. Dr. Emel Erkek, son zamanlarda moda olan protez tırnaklarda kullanılan yapıştırıcı ve akrilik türevi kimyasal maddelerin de tırnak altı kanama, şişme ve infeksiyon, tırnak etrafı ve altında ekzemaya ve şekil bozulmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nurettin Şahiner, ABD'nin Tulana Üniversitesinde yaptığı çalışmalarda, yer üstü ve yer altı sularının kirlenmesine neden olan uranyum gibi toksik metalleri temizleyebilen çok küçük boyutta ''partikül (parçacık)'' ürettiğini bildirdi.
Nurettin Şahiner, lisans ve lisansüstü eğitimini Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümünde tamamladıktan sonra ABD Tulane Üniversitesi Kimya ve Biyomolekül Mühendisliği Bölümünde hidrojel, mikrojel ve nanojellerin biyo ve nanoteknolojide kullanılmasıyla ilgili doktora yaptığını söyledi.
Doktora sonrası çalışmaları sırasında Tulane Üniversitesinden Dr. Diane Blake ile yer altı ve yer üstü sularındaki zararlı toksik metalleri temizlemek amacıyla bir çalışma yaptıklarını anlatan Şahiner, "yaptığımız çalışma sonucunda 'nanopartikül' dediğimiz gözle görülemeyen boyutta ürettiğimiz parçacıklarla sudaki ve çözelti halindeki topraktaki uranyumu temizleyerek bu çalışmanın uluslararası geçerliliği olan patent belgesini aldık" dedi.
Şahiner, sulardan arsenik, siyanür, krom ve diğer kimyasalları arındırarak, insan sağlığını ve canlı organizmaları tehdit eden unsurları yok etmek amacıyla ABD'de yürüttüğü çalışmalara artık ÇOMÜ Kimya Bölümünde, Prof. Dr. Yakup Baran ve bir grup arkadaşıyla devam edeceğini ifade ederek, şöyle konuştu:
"Çanakkale'de çok tartışılan, siyanürle altın arama sonucu ortaya çıkan sorunlarla ilgili biz iki farklı alternatif üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmanın birincisi, şu anda kullanılan teknolojinin yan ürünü olan zehirli siyanürü sulu ortamlardan uzaklaştırmak. İkinci olarak altını siyanürle birlikte değil de bizim sentezleyeceğimiz ve daha da geliştirdiğimiz akıllı ve çevre dostu, gözle görülemeyen boyutlardaki parçacıklarla hızlı ve daha ekonomik bir şekilde
toplayabiliriz, yani temizleyebiliriz."
Şahiner, söz konusu partiküllerin biyo uyumlu olduğuna dikkati çekerek, "bu partiküller, istenilen boyutta, şekilde ve yapıda hazırlanabildiklerinden, kanser tedavisi dahil insan sağlığıyla ilgili birçok alanda da kullanılabilir. Bunların ilaç taşıyıcısı olarak ve hatta bir manyetik alan varlığında vücudun içinde belirli bölgelere yönlendirilmesi de mümkün olabilir. Bu özellikleriyle kanserli hücreleri bile yok etmede kullanılabilirler" diye konuştu.
"Kendileri küçük ama işlevleri çok büyük"
Yeterli destek ve ortam sağlandığında, başlangıçta pilot çalışmalarla projenin uygulanabilirliğinin araştırılacağını ifade eden Şahiner, "kullanılan partiküller, suyu çok seven doğal yapıları ve çok küçük boyutta olmaları nedeniyle işlevlerini çok çabuk yapmaktadırlar. Bu gözle görülemeyen partiküllerin kendileri çok küçük ama işlevleri çok büyüktür" dedi.
Şahiner, buldukları partiküllerin ekonomik olduğuna ve defalarca kullanılabileceğine işaret ederek, "nanohidrojellerden oluşan yumuşak polimerik partiküllerin, çevrelerindeki değişiklikleri hızla sezinleyerek, saniyenin onda biri kadar bir sürede kirlilik ve zehirleri ortamdan uzaklaştırabildiklerini" kaydetti.
ÇOMÜ Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yakup Baran da Nurettin Sahiner'in yaklaşık 1 yıl önce ÇÖMÜ'de göreve başladığını dile getirerek, "daha once ABD'de doktora çalışmalarını tamamlayan Şahiner'in, sulu ortamlardan uranyumun uzaklaştırılmasıyla ilgili uluslararası patenti bulunuyor" dedi.
Prof. Dr. Baran, Şahiner'in, nanopartiküllerle sudaki insan sağlığı için tehdit oluşturan zehirli maddelerin temizlenmesiyle ilgili TÜBİTAK'tan proje desteği aldığını belirterek, bu konudaki çalışmalarını kimya bölümündeki diğer öğretim üyeleriyle birlikte yürütüleceğini sözlerine ekledi.